| 13- açıklama |
M
A N T I Ğ A
H İ Z M
E T
VE
İ
L E T İ Ş İ M
E K R E M
S İ S A L A N
İ Ç İ N D E K İ L E R
Sayfa
No :
ÖNSÖZ
3
GİRİŞ
4
FERT
VE ÖZELLİKLERİ
5
Beslenmek
için gerekli ihtiyaçlar
7
Emniyette
olma ihtiyacı
7
Sosyal
ihtiyaçlar
7
Varlık
ihtiyacı
8
Alışkanlık
ihtiyaçları
8
Haz
ihtiyacı 8
Temsili haz
9
Alışkanlık hazzı
9
Dinlenme hazzı
9
Uygunluk hazzı
9
Sosyal haz
9
Emniyet hazzı
9
Varlık hazzı
9
Saldırma hazzı
9
İnsanda
şuurun konumu
10
Hayvanda
şuurun konumu
11
Varsayılan
şuurun bölümleri
12
ARAYIŞ
16
MANTIK
17
MANTIĞA
HİZMET
19
İLETİŞİM
23
İFADENİN
ORTAYA ÇIKIŞI VE ALGILANMASI
24
Seslerin kendi dili
25
İfade ve ışık
26
İfade ve şekil
26
İfade ve hareket
26
MESAJ
DİLİ
27
MESAJ
VE İNSAN
32
MESAJDA
TEMEL İFADELER
41
İLETİŞİM
VE MANTIK
44
Ö N S Ö Z
Toplumumuzda büyük ihtiyaç
haline gelmiş olan bilimselliğin yaygınlaşması amaçlanarak
hazırlanmış olan bu kitapta okuyucu ile birlikte çeşitli
araştırmalara gidilmiş olup, gündeme getirilen çeşitli
problemlere çözüm yolları aranmıştır. Ana maksat; ferdi,
araştırmacılığa yöneltmektir. Bunun yanında Mantık ve
bilimselliğin önemi de elden geldiğince belirtilmeye çalışılmıştır.
Bu yapıt hazırlanırken hemen, hemen hiç bir eserden yararlanılmamıştır.
Bu sebepten çözüm veya fikirler tamamen okuyucunun görüşlerine,
bakış açısına veya takdirine bırakılmıştır.
E K R E M S
İ S A L A N
6-Eylül-1992
İ z m i r
G İ R İ Ş
İnsanoğlu varoluşundan itibaren devamlı bir arayış
içinde olmuştur. Bu arayış her ne kadar ferdin veya toplumun
ihtiyaçlarından veya insanın kendini daha muktedir bir varlık
haline getirme arzusundan kaynaklanıyor ise de, genellikle
neyin arandığı hakkında fikir sahibi olmaktan uzak kalınır.
Toplum veya fert etki sahaları çok çeşitli olan canlı birer
enerjidir.Bu enerjinin ne zaman, hangi alana, ne miktarda yönleneceğini,
neleri etkileyebileceğini önceden tahmin edebilmek sosyal
bilimcilerin işidir. Aslında, hedef belli ve yol biliniyor ise
ferdin kendisi ne zaman, nereye varabileceğini kolayca tahmin
eder. Toplum da böyledir; yeterince bilinçli ise; hedefini seçmiş,
gidilecek yolu tespit etmiş, atacağı adımları hesaplamış,
bu adımlar için gereken gücü yeterli bulabilmiş ise sonuç
tahmininde güçlük çekilmez. Ama, toplum veya fertlerin en
güçsüz kaldığı şey; enerjisini bir şeye kullanmak
arzusunda olduğu halde neye hizmet edilmesi gerektiği üzerinde
ciddi biçimde muhakeme yapamaması ve kesin karar sahibi
olamamasıdır. Geçmişte çok görülmüştür; bir toplumun
bir zamanlar benimsediği bir şey diğer bir zaman tamamen bırakılmış
veya bunun tam zıddı seçilmiştir. Bir gün günah, kötü
olan şey diğer bir gün en iyi, en doğru şey olarak
benimsenmiştir. Şimdi bir düşünelim; toplum veya fert
rasgele hedefler mi seçmekte, aradığını rasgele yollarda mı
aramaktadır. Yani rasgele mi yaşamaktadır. Değilse; - aranan
şey nedir, ne maksatla arandığı kesin olarak saptanıyor mu
? - gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Böyle bir arayışın
etkisi ile çeşitli dinler, mezhepler, ideolojiler, değişik
örf ve adetler ortaya çıkmıştır. Şu anda bunların yer yüzünde
sayılamayacak kadar çeşitleri mevcuttur. Hepsinin de diğerlerinden
farklılıkları vardır. Ama, hepsinde de aranan şeyin kendi
kalıpları içerisinde mevcut olduğu kabul ve iddia edilir.
Bununla da aranan şeyin sonuna
gelinmiştir tezi savunulur. Her din kendi içinde insanın
davranışlarında, inançlarında, sosyal ilişkilerinde
belirli prensipler, şekiller, tarzlar, tabular ve hükümler
saptamış ve bunlarla birlikte arayış tam anlamıyla
noktalanma durumuna getirilmiştir, aranan şey de artık
bulunmuş olarak kabul edilir. İlkel insan ise bu arayışın
etkisi ile kendisinin görünmez kuvvetlerle kuşatılmış olduğuna
inanmıştır, kendini fetişlerin gücüne olan inancı ile yönlendirir;
muskalar, tılsımlar, uğurlar, uğursuzluklar onun yaşamında
büyük bir yer tutar. Çin, Hint ve semavi dinlerinin de ayni
arayışın sonuçlanmalarından kaynaklandığını görmek mümkündür.
Kuzey Hindistan’daki hükümdarlıklardan birinin tek
prensi olan Budda yirmi dokuz yaşında iken sarayını ve
ailesini bırakarak Hint fakirlerinin arasına karışır, böylece
de uzun sürecek
bir arayışın içerisine girer. Bulabilirim ümidi ile altı yıl
bir deri, bir kemik kalıncaya kadar dolaşır. Bir ara ıssız
bir yerde bir ağaç altında hiç yemeden, içmeden bir hafta
kadar orada aradığını bulmaya çalışır. Sonunda birden
bire fırlayarak ‘buldum, buldum’ diye bağırır ve o günden
sonra seksen yaşında ölünceye kadar bulduğu şey hakkında
vaazlar verir. Bulduğu şey şuydu; iyilik iyilikten, kötülük
kötülükten doğar. Bunun daha açık anlamı şudur; iyi
yoldan elde edilen güç, imkan ve yetki iyi yolda harcanır. Kötü
yoldan elde edilenler ise kötü yolda harcanır, kötülüğün
güçlenmesine neden olur.
Bir nehri bir taraftan diğer tarafa kolayca geçebilmek
için bir köprüye ihtiyaç vardır. Yüksek bir yere çıkabilmek
veya tırmanabilmek için merdivene ihtiyaç vardır. Bir şeyi
açıklayabilmek için, bir problemi çözebilmek için ise
tutunacak bir dal gerekir, bir dayanağa ihtiyaç vardır.
Dayanak ne kadar sağlam olursa icraat da o kadar güvenli yapılır.
Bu prensipten hareketle yola çıkıp ne arandığını
saptamaya bu temel anlayışla başlangıç yapmak zorundayız.
Dayanak noktası olarak bir ideolojiyi seçtiğimiz zaman o
ideolojinin doğrultusunda bir cevap bulacağımız açıktır.
İnanca dayalı bir dini, mezhebi veya bir başka ideolojiyi seçecek
olursak bir başka çeşit sonuca gelmek kaçınılmazdır. Bu
bakımdan hiç olmazsa başlangıçta kapıyı
bilimsellik tarafından açmamız gerekecektir. Bunun için
de öncelikle ilk dayanak olarak hemen elimizin altında olan
benliğimize müracaat etmemiz gerekecektir. Zira, dış dünya
ile bedenimiz vasıtası ile bağlantı kurabiliyoruz. Sayıları
toplayıp çıkarabilen, çarpıp bölebilen, büyüklük- küçüklük
olarak mukayese yapabilen, alışkanlıklar üretip ondan
faydalanabilen, arzuları olan,
kısaca; elimizin hemen altında duran inceleme yeteneğine
sahip bir benliğimiz var. Hepsinden
önemlisi; üzerine rahatlıkla basabileceğimiz, sırtımızı
dayayabileceğimiz sağlamlığı en güvenilir
olan elimizdeki tek dayanağımız beş duyularımız
var. Dış dünyaya, dış aleme sadece bu beş duyular kanalı
ile açılabilmekteyiz, dış dünyayı sadece bunlar vasıtası
ile tanıyabilmekteyiz, tanışmaklığımızı da sadece
onlarla sürdürebilmekteyiz. Bedenimiz başlı başına mükemmel
bir şekilde çalışan bir makine. Cevap bulmada onun gösterdiği
verileri çok dikkatle incelemek gerekecektir. Göz; ışığın
titreşim frekanslarını tespit ve ayırma işlemini yapan
harika bir aygıt. İşitme, tat alma, koku alma ve dokunma
duyularımız da ayni şekilde bizim için ilk dayanak
noktamız olacaktır. Daha açıkçası neyi ararsak
arayalım, nasıl düşünürsek düşünelim ilk çıkış
noktası olarak yalnızca bunlardan yararlanmak, bilimsel olmak,
her şeyi bilimsel yoldan çözmek zorundayız. Bunun da ilk şartı
muhakkak ki kendimizi incelemekten geçecektir. Zaaflarımız,
yanılgılarımız, kabiliyetlerimiz, açıkçası; tüm benliğimiz
derinlemesine incelenmeli ve bunlar göz önüne alınarak gerçek
araştırmaya dalınmalıdır. Bu bakımdan, bu kitabın takip
eden önemli bir bölümü bu işe ayrılmıştır. Zira,
elimizde mevcut bulunan bu tek bilgisayarın tüm özelliklerini,
çalışma şeklini ortaya çıkarmak, ona tam hakim olmak ve
onu çok iyi kullanmak zorundayız. Aksi taktirde boşu boşuna
hep yanlışların peşinde koşar dururuz.
F E R T V
E Ö Z E L L
İ K L E R İ
İnsan canlı bir varlıktır. Canlı olduğumuzu
biliyoruz ama, - gerçek anlamda var mıyız - diye düşünmüyor
da değiliz. Acaba hissettiklerimiz; görüp, duyup, tattığımız
şeyler gerçekmidir, yoksa birer hayal veya düşten mi
ibarettir; demekten de kendimizi alamıyoruz. Ünlü yazar
Shakespear - madem ki düşünüyorum , o halde varım -
demiş. Her halde o da aramaya ilk oradan
başlamış. Her şeyi tümüyle bilmeye muktedir olmayan
insanın önüne bu soru zaman, zaman ister
istemez dikilecektir. Buna karşılık varlığını
ispatlamaktan büyük haz aldığını da belli ediyor her
zaman. Belki de doğum ve ölüm olmasaydı var olduğumuza
tam olarak inanmış olurduk. Ne var
ki bu şartlarda insan tahditli bir bilince sahip
olabilecek ve bunun sonucunda varlığa inançta
zaman, zaman zaafiyet meydana gelebilecektir. Buna karşılık
aksini ispatlamaya da çalışacaktır. Belki de arayışın ilk
tetikleyicisi de budur. Ama her şeye rağmen, biz ferdi
incelemeye başlamadan
önce var bildigimiz şeyleri var, yokları ise yok veya görmüyoruz,
bilmiyoruz tarzında
farz veya kabul göstermek zorundayız.
Her canlıda olduğu gibi insanın da bir fiziksel yapısı
vardır. Bu yapı ve yapıdaki duyu
organları insanın korunması, kolayca hareket
edebilmesi, yön tayin edebilmesi, diğer kişilerle
ilişki kurabilmesi ve rahatlıkla beslenebilmesi için
oluşmuş birer aygıt görünümündedirler. Doğuştan kör
olan bir insan büyüklük, küçüklük, uzaklık, yakınlık
ve şekiller üzerine sathi bir
fikre sahip olacaktır. Renk, parlaklık, matlık, sönüklük
hakkında hiçbir fikri olmayacaktır. Diğer
duyular da böyledir; bozuk oldukları ölçüde nesne ve
olgulara karşı hakimiyetleri azalacaktır. Doğuştan sağır
bir insana da ses hakkında bir şey anlatamaz, bir tanımlama
yapamazsınız. Fiziksel yapı kendi çalışmasını idame
ettirecek olan ihtiyaçların karşılanması için insana
otomatik olarak baskı yapar ve bunun sonucu olarak onda
bir çok arzuların otomatik olarak oluşmasına neden olur. Gıdasız
kalan vücudun baskısına paralel olarak yeme arzusu kendiliğinden
oluşur. Bir yeri yanan insanda da anında sıcak ateşin
tesirinden kurtulma arzusu
meydana gelmektedir.
İçinde sürücüsü olan bir otomobilde de buna benzer
şeyleri görebiliriz. Otomobilin yakıtı biteceği zaman yakıt
ikmali yapılacak yer aranır. Herhangi bir hasar olmasından çekinildiği
için yolun dışına
çıkılmaz. Dikkat edilirse otomobil belirli bir maksat için
yapılmış olup çalışması
ona göre düzenlenmiş bir araç durumundadır. Yapılış
gayesi vardır. İçindeki sürücünün o anki arzusuna uygun
olarak önceden tasarlanmış, denenmiş ve sürücüye sunulmuştur.İnsan
bedeni ve duyu organları da buna benziyor. Şuurun rahatça iş
yapabilmesi, kendi varlığını rahatlıkla
sürdürebilmesi için gerekli olan önemli bir araçtır.
Yalnız; otomobilini kullanan bir sürücü herhangi bir arıza
ile karşılaştığı zaman işin önemi ölçüsünde
sadece üzülür ve arızayı gidermeye çalışır. Ama, insanın
ayağı kırıldığı zaman sadece üzülmekle kalmayacak, ayni
zamanda karşılaşacağı
büyük ızdırap da vardır.
Burada görüleceği üzere varlığını hiç bir zaman
ispatlayamadığımız bir şuur’dan bahsetmekteyiz. Sanki
otomobilde olduğu gibi bir güdücüden bahsetmek zorunda
kalabiliyoruz. Aksi
halde canlıyı şekillendirmekte zorlanırız. Var olduğunu
kabul ettiğimiz bu güdücü
bedenden aldığı uyarıların emrine mi giriyor, yoksa
onu kendi emellerine mi alet etmektedir? Yani, hangisi diğerine
hükmetmektedir? Aslında veya belki de her ikisinin de
biribirlerine ihtiyaçları vardır. Zira, canlılığı böylece
oluşturabilmektedirler. Belki de, ihtiyaçların şiddeti, elde
edilebilme kolaylığı veya zorluğu, içinde bulunulan ortam
ve gelişme şartları hangisinin diğerine hükmedeceğini saptıyor.
Canlı için ihtiyaçların tatmini veya karşılanması
çok önemlidir. Aksi halde hayatiyet tehlikeye girer. Beslenme
ihtiyacı, atmosfer ihtiyacı, giyinme ihtiyacı, uyku ihtiyacı,
dinlenme ihtiyacı,
barınma ihtiyacı, spor ihtiyacı, yer çekimi ihtiyacı gibi
sayabildiğimiz türlü çeşitli
fiziksel ihtiyaçlar canlının hayatta kalabilmesi bakımından
önemlidir. Bu arada, insanın yalnızca sıralanan bu ihtiyaçlarının
peşinde olmadığını, başka bir şeylerin peşinde koşup
durduğunu da biliriz. Örneğin; karşı cinse ilgi duyar, eğlenmeyi,
oyun oynamayı çok sever. Zaman, zaman
sarhoş olmayı, kafa bulmayı ister, sigara içer, uyuşturucuya
bulaşır. Aslında bedenin bunlara
ihtiyacı yoktur. Ancak, bunlar kullanıldıkça,
sonradan alışkanlık haline geldikçe ihtiyaç haline dönüşebilmektedirler.
İşte bu durum ise insanı çok düşündürüyor. Sanki,
otomobilde sürücünün arkasında istekleri hiç bitmeyen, çenesi
hiç durmayan ve kabına sığmayan huysuz bir ruh oturuyor da,
sıkıldıkça sürücüsünün huzurunu bozmaya hazır bir şeyler
gönderiyor. Maalesef bunu
da anlamakta zorlanıyoruz. Ama, anlıyoruz ki canlının, özellikle
insanın bir yerlerinden süzülüp
gelen ve etkili baskı yaparak, farklı bir şeyler isteyip
duran, açık, açık görünmeyen, çok gizemli kalmış bir bölgesi
daha var sanki. Sanki öyle bir şey olmuş ki, var olan iki ayrı
şey; madde ile bir başka şey birleşmiş de canlı meydana
gelmiş. Oksijen ile hidrojen birleşmiş de su meydana gelmiş
gibi. Bu gizemli yapının da şuurdan istekleri olacaktır. İstekler
makul ve insanın fiziki
yapısına aykırı değil ise sorun çıkmaz. Ancak, istekler
bunlara aykırı olur ise şuurda biri
birine zıt arzuların
oluşmasına
neden olur. Çaresiz, şuur böylece zor durumda kalır. Bu şartlarda
araba ile mi ilgilensin, arkadakini mi yatıştırsın. Tabii,
bu her insanın kendi sorunu. Ama yine de, biz bu şeye merceği
biraz daha yakınlaştırıp onu daha fazla tanımak zorundayız.
Zayıf insanlar huysuz
çocuklarla kolay başa çıkamazlar. Tabii, kendilerine karşı
da zayıf kalabilirler. Zira, insana baskı yapabilen kişinin
bu arka cephesi de çok güçlü olabilir. Şuurun ondan bağımsız
kalması kolay olmayabilir. İstedikçe isteyen, vardan yoktan
anlamayan, uyup uymayacağını hiç
hesap etmeyen, Mantıkla hiçbir bağı olmayan özelliklere
sahip bu arka cephenin bir başka özelliği daha vardır. Onun
için tüm dengesizlikler bir huzursuzluk bahanesidir. Ayrıca,
kişide güçsüzlük, noksanlık, yetmezlik sergileyen fiziksel
herhangi bir yapı da onu huzursuz yapar. Dolaysı ile, insanın
önüne çıkan veya çıkabilecek tüm problemlere karşı
hassasiyetleri vardır.
Problem ortadan kalktığında ancak tatmin edilmiş olur.
Tabii, tatmin olurken işin keyfi de yaşanır, sonuçtan haz alınmış
olunur. Dengesizlikler, güçsüzlükler, noksanlıklar,
yetmezlikler veya problemlerin varlıkları devam ettiği ölçüde
huzursuzluk da devam eder ve arzularda birikim
de meydana gelir. Sonuçta arka koltukta oturan o huysuz
kişilik kolay tatmin edilemez hale gelir. Tatmin olmak için
veya birikmiş olan haz ihtiyacının karşılanması için çeşitli
yollar aranır. Haz almak, keyif yapmak hiç önemsenmese de
ister istemez önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza
dikiliverir. Buna göre ihtiyaçları şöylece sıralamak
gerekir: Beslenmek için gerekli ihtiyaçlar,
kendini emniyette hissetmek için gerekli ihtiyaçlar,
varlık ihtiyacı, alışkanlık ihtiyacı ve haz
ihtiyacı. Bu ihtiyaçlardan her biri tek başına bir
arzuyu doğurabildiği gibi bir kaçı bir arada
sadece tek bir arzuyu da doğurabilirler. Örnek; yüksek
mevki sahibi olmak isteyen bir kişinin bu
arzusu birkaç sebebe dayanabilir; kolay beslenmek, beğenilmek,
diğer fertlerle kolay münasebet
kurabilmek, alışkanlıklarını rahatça sürdürebilmek,
yaşamını daha fazla güvence altına almak, daha üstün bir
varlık olduğunu hissetmek, tüm bunların vereceği rahatlığın
hazzını duymak, toplumun
kendi isteği doğrultusunda gidişatından emin olmak gibi bir
çok sebebe dayanık olabilir. Buna rağmen biz yine de ihtiyaçları ayrı, ayrı
ele alacağız. İhtiyaçların ortaya çıkaracağı arzuların
sebepleri incelenirken çok yönlü bir sebep araştırılması
yapılacaktır.
Beslenmek için gerekli ihtiyaçlar:
Bedenin varlığını ve düzenini sürdürebilmesi için
gerekli olan ihtiyaçlardır. Vücudun
ortaya çıkardığı uyarılarla ihtiyaçlar kendini
belli eder. Elde edilemediği sürece gittikçe şiddeti
artan bir
potansiyel ile bir arzunun doğmasına neden olur. Öyle ki;
ileri safhalarda diğer arzuların
bir kenara itilmesine bile neden olabilir. Çok aç kalmış
olan bir insan diğer bütün ihtiyaçları bir tarafa bırakabilir.
Emniyette olma ihtiyacı:
Yaşamda insanın kendisi, enerjisi, sahip olduğu diğer
şeyler varlıkla yokluk arasındadır. Bu iki zıt kutup arasında,
varılığın sürdürülmesı veya yokluktan uzak kalma
hedefini taşıyan arzuların
kendiliğinden oluşacağı tabiidir. Koruyucu bir ev, bir teçhizat,
devamlı sahip olunacak bir iş, huzur duyulabilecek bir toplum
düzeni gibi ihtiyaçlara fert olarak fazla uzak değiliz.
Sosyal ihtiyaçlar:
Diğer insanlarla münasebeti kolaylaştırıcı veya vasıta
olucu akla gelebilen her türlü ihtiyaçlardır. Başkalarına
benzemek veya toplumun sürüklendiği yöne gitmek için
gereken ihtiyaçlar
da bu sınıfa girer. Herkesin konuştuğu dili öğrenmeye,
herkesin bildiği bilgiyi, görgü
ve gelenekleri öğrenmeye, toplumun istediği biçimde
giyinmeye, sosyal güvenceye, arkadaşa
ferdin ihtiyacı vardır.
Varlık ihtiyacı:
Güçsüzlük uyarılarından uzak kalmak için gereken
ihtiyaçlardır. Zayıflığı unutturucu şeyler zaman içerisinde
ihtiyaç haline gelebilir. Çok fazla gereksinim duyulması
halinde kişiye zarar
bile verebilir. Kişi yenilmekten ölecekmiş gibi korkmaya başlar.
Dolaysı ile, yenilmeyeceğine
emin olmadığı bütün mücadele ve oyunlardan kaçar. Örnek;
layık olmadığınız bir
kuruluşta müdür konumundasınız. Yaptığınız iş
beceriksizliklerle dolu. Sizin yüzünüzden
bütün işler aksıyor. Suçu başkalarına atmaya çalışıyorsunuz.
Çalışan diğer kişileri suçluyor,
şikayet ediyor, onlardan yakınıyorsunuz. Bu durumda
sizin yanınızda yer alan veya almış gibi
gözüken, dalkavukluk yapıp sizi övmek isteyenlere dört
elle sarılırsınız. Çünkü onlara ihtiyacınız
var. İhtiyacın fazlalığı ve elde edilememesi şuurun
dengesiz çalışmasına neden olur.
Alışkanlık ihtiyaçları:
Alkollü içkiler, sigara, uyuşturucu maddeler ve inanç
gibi şeylere alışmış olanlarda
gereksinim duyulur. Bunlar bulunmadıkları zaman şuurda
çok büyük arzuların oluşmasına neden olur. Belki de hiçbir ihtiyaç insanı kendine bu derece
esir edememektedir.
Haz ihtiyacı:
Arzuların tatmin edilmesi ile meydana gelen rahatlama
insanda keyif, haz duygularının
ortaya çıkmasına neden olur. Tatmin edilemeyen,
edilmesi imkansız olan veya elde edilmesi
uzun vadeye bağlı olan gereksinimler arzuların şiddetini
arttırır. Biriken bu ihtiyaçlarla yalnızca
haz almak başlı başına bir gereksinim veya ulaşılması
çok elzem olan bir hedef haline dönüşebilir. Seks arzusu, eğlenme
arzusu, öğrenme arzusu gibi arzular yalnızca haz alma
hedefine yönelik şekilde böylece ortaya çıkabilirler.
İnsanın dikkati tek yönlüdür. Her şeyi ayni anda
yalnızca dikkati ile idare etmeye
muktedir olamayan insan farkına vardığı bu özelliği
ile zayıf kaldığının bilincine de varır. Aslında, insan
kendisinin kurulacak bir makine veya alışkanlıklara bağımlı
bir yaratılmışlık inancından
uzak kalma eğilimindedir. Buna rağmen çocuklar huysuzluk
ettiklerinde ebeveynler onları nasıl yatıştırırlarsa insan da, bu gerçek karşısında
aldığı hazlarla yatışır ve kurulmaya razı gelir. Alışkanlıklar
işte böyle haz ihtiyaçları tatmin edilerek kazanılır. Alışkanlıklar
ilk kazanılırken
başlangıçta aşırı bir dikkat sarfı gerekir. Çünkü
dikkatin genelde kurulu bir düzeni vardır. İlave bir
istasyona uğramak istemez. Ya zorlanarak uğratılır veya
cezbedilerek uğraması sağlanır.
Tabii, alışırkenki bu başlangıç eylemi mevcut arzu, inanç
ve diğer alışkanlıklara ters
düşüyorsa dikkatin sarfı çok daha fazla olacaktır.
Sonuçta, diyebiliriz ki; midenin yemeklerle
doyurulması gibi, dikkati de haz doyuruyor. Bu bakımdan,
haz ile beslenmek de insan için
küçümsenmemesi gereken önemli bir ihtiyaçtır.
Haz almayı ihtiyaç haline getiren, birikim yapan bir diğer
sebep de insanın geçmişidir.
Doğum öncesi; ana rahminde geçirdiği zamanları, şeceresini
oluşturan insanların geçirmiş
olduğu safahatları vardır. Doğum sonrası; çocukluk,
gençlik, ihtiyarlık safahatları vardır. Ayrıca,
kendine has bir yaşam ortamı, çevresi vardır. Böylece
geçmişinden kaynaklanan özellikleri ve arzuları olacaktır.
Bunlara şuurda mevcut fakat açıkça bilinmeyen arzular demek
gerekir. Çünkü bunların
oluşturacağı tatmin edilmemiş arzu birikimleri aslında
tamamen yok olmazlar. Şuurun bir yerlerinde saklı kalırlar. Bir şekilde bunlar da haz
arama yönünde artış meydana getirirler. Kişide olmadık
arzular, olmadık zevkler, olmadık hayaller üretebilirler.
İnsanın zayıf kaldığı yanları çoktur. Tahditli
bir hakimiyet kurabilme gücüne sahiptir. Dolaysı ile korkuları
ve endişeleri de vardır. Bir de bunun yanında; her şeye
hakim yaratıcı bir varlığın
mevcudiyetine de inanmış veya inandırılmış ise zayıflık
hissi daha da kuvvet kazanır. Zayıflığı hiç sevmeyen şuurun
alt bölümleri bu duruma isyan içindedir. Aslında insan görünüşte
büyüklere saygı gösterir, yaratana ibadet eder ise de
isyan ayni yerde var olmaya devam eder. Temel arzulara ters bir
yaşam içerisinde olan bu insan yok olmanın cazibesine de kapılabilir.
Ancak, yok olmak pek o kadar kolay değildir. Bunun yerine
sigara içer, içki içer, acı yer, uyuşturucuya bulaşır,
hatta geldiği yere geri girmek bile isteyebilir. Yalnız, bunu
yaparken gerçeğini
değil de genelde bunların bir benzerini veya taklidini yapar.
Hayali olarak tatmin edilen bu yok olma arzusunun getirdiği haz
zaman içerisinde tek kaynak olarak görünmeye başlar ve burada duyulacak olan haz tek başına bir hedef haline
gelebilir. Sadist bir insan, içinde
bulunduğu eylemle temelde neye hizmet etmekte olduğunu
hiç düşünmez.
Haz olgusunu daha iyi anlamak için onu sınıflara ayırmak
gerekir. Şöylece sınıflayabiliriz:
Temsili haz, alışkanlık hazzı, dinlenme hazzı, uygunluk ve
ahenk hazzı, sosyal
haz, emniyet hazzı, varlık hazzı ve saldırma hazzı.
Temsili haz: Elde edilmesi veya yaşanması zayıf
ihtimallere, uzak bir geleceğe veya hiç
olmayacak bir şeye dayanan her türlü yaşantı ve
olgunun temsil edilmesinden duyulan bir hazdır. Çocuklarda gördüğümüz
oyunlardan duyulan hazlar buna güzel bir misaldir.
Alışkanlık hazzı: Alışkanlıkların doğurduğu
arzuların tatmin edilmesi ile duyulan bir
hazdır. İnsan alışkanlıklarına paralel yaşamak, görmek,
duymak, hissetmek eğilimindedir. Şayet
bir haz kaynağı olan bu alışkanlıklardan uzak kalınırsa
insan kendine başka kaynaklar arar. Ama, bunda pek fazla başarı
sağlanamaz. Zira alışkanlıklara ters düşmek büyük bir
tepki yaratır. Kendini
aşırı beğenmiş bir insanın sahip olduğu bu inançtan
vazgeçmesi çok zordur.
Dinlenme hazzı: Yorgun bir insanın veya sürekli
olarak ayni şeyle meşgul olan bir şuurun
ihtiyaç duyduğu bir haz şeklidir. Bir piyesin
seyredilmesinde, bir gezide, bir istirahat durumunda bu hazzın
alınması mümkündür.
Uygunluk hazzı: Şuurun uygunluk tespit edebildiği
her şeyden aldığı bir haz biçimidir. İnsanın kendi özelliklerine,
alışkanlıklarına, arzularına, geçmişine bağlı olarak
sevdiği, güzel bulduğu veya nefret ettiği, çirkin bulduğu
şeyler vardır. Bunlara uyan olgular da ayni hazzı verir.
Maksada uygun şekilde teşkilatlandırılmış, istenen süratte
iş yapabilen bir kuruluşun
çalışmasından haz alınır. Bütün parçaları uygun
bir şekilde yerleştirilmiş bir motorun güzel çalışmasından haz alınır. İnançlarımıza, alışkanlıklarımıza
uyan bir yazıyı okurken haz alırız. Anlamları ve şekilleri
bakımından kelimeleri ustaca dizilmiş bir şiiri okurken veya
dinlerken haz alırız.Güzel bir müzik, güzel bir resim veya güzel
bir kadın da uygunluk hazzı kaynağı
olabilir.
Sosyal haz: Başkaları tarafından beğenilmek,
modaya uymak, beraberce iş yapmak,
ortaklaşa oyun oynamak, ayni inançta olmak, başkaları
ile eşit olmak, başkaları için çalışmak,
başkalarına mağlup olmak birer haz kaynağı
olabilmektedir. Bazı insanlar vardır; hiç
tanımadıkları birine sebepsiz yere tavassut eder veya
sınavdakilere kopya verir. Başkalarını evlendirmek,
arabuluculuk yapmak bazıları için büyük bir haz kaynağıdır.
Mağlup olan insan da acındırmış
olmaktan haz duyabilir.
Emniyet hazzı: İnsanın kendini her türlü
tehditlerden, imkansızlıklardan, çaresizliklerden
uzak tuttuğu zaman duyduğu bir haz türüdür. Zeki,
kabiliyetli, kuvvetli ve bilgili olmak, zengin olmaktan dolayı
böyle bir haz duyulur.
Varlık hazzı: Her şeye hakim olmak arzusunun
tatmininden duyulan bir hazdır. Başkalarını kendi
fikirlerine, kuvvetine, büyüklüğüne inandırmış, zorla
kabul ettirmiş insanlar bu tür bir hazzı duyarlar.
Saldırma hazzı: Gücünü ispat etmek, zarar
vericileri bertaraf etmek veya sadist arzulara hizmet etmek
maksadı ile başkalarına zarar vermekten veya yok etmekten
duyulabilen bir haz şeklidir.
Haz almaya duyulan ihtiyaç her insanda ayni ölçüde
olmaz. Niteliği veya gereksinim
fazlalığı insandan insana değişir. Ama her şeye rağmen
bu ihtiyaçta gereksinim genelde yetersiz
karşılanır veya yetersiz tatmin edilir. Bu bakımdan
belki değişik, yeni bir haz kaynağı bulunabilir
ümidi ile insanın devamlı bir arayış içinde olacağı
meydandadır. En ideal keyif zarar vermeyen keyiftir aslında ama, ihtiyacın çok aşırı olması insanı
hiç umulmadık yönlere saptırabilir. Bunlar için günahlar,
yasaklar, kural dışı yollar son derece cazip ve çok güçlü
birer haz kaynağı haline gelebilirler. Özellikle temel
arzulara veya doğanın temel yapısına, yabanıl yaşama bağnazca
karşı çıkarak
geliştirilen kurallar veya töreler ve bu yönde geliştirilmiş
alışkanlıklar insanın bu sapkınlığını daha da körükler.
Bu yüzden aşırı mutaassıp
insanlar cinsel konulara hassastırlar. Çok kadınla ilişki
kurmak, homoseksüel denemelere teşebbüs etmek, aile içi
duyulan sapık arzular
gibi bir çok şey ihtiyaç fazlalığının birer
belirtisidirler. Yalnızca yukarıda sıralanmış hazlarla
beslenebilen canlının arka, ruhsal penceresinden kişinin geçmişi
ile de bağlantılı olması
muhtemeldir. Dolaysı ile, insanın geçmişinin gelmiş
ve geleceği etkileyebileceğini de sanmak
gerekir.
Canlının yönlenmesinde en önemli güdücü genel çerçevede
şuursal faaliyetleri elinde tutan onun şuurudur. Canlının
arka penceresi ile fiziksel yapısı arasına yerleşik olan bu
güdücü sadece
uygunluk hazzı ile beslenir, her ikisinin ihtiyaçlarına uygun
gelecek şekilde arzu ve hedef
üretir, uygunluk bulduğu yerlerde de canlıyı yönlendirir.
Dolaysı ile şuuru şöylece tanımlayabiliriz; sadece uygunluk
hazzı ile beslenebilen, ruhsal ve fiziksel yapının
kullanılmasında ihtiyaçlara uygun arzu ve hedef üretebilen,
uygunluk bulduğu yerlerde
yönlendirebilme özelliğine sahip, canlının ruhsal ve
fiziksel yapısından soyutlanmış kısmına denir. Yalnız
burada şuurun yerleşik bulunduğu seviyesi de ayrı bir önem
arz eder. Hayvanlarda şuurun yeri her ikisinin altında, aşağı
seviyelerde bulunur. Haliyle böyle bir durumda, her iki
taraftan gelen istek ve uyarıların gereği anında değerlendirilir
ve canlı anında o yöne yönlenir. İnsanlarda ise şuurun
yeri her ikisi ile de ayni seviyede bulunur. Hafif oynamalarla
bazen daha üste çıkar,
iradeyi tamamen eline almış olur ve tam insan olur, bazen de aşağı
inerek hayvansal özellikler sergiler.
İnsanda
şuur’ un konumu
İnsanın
İnsanın
fiziki
ŞUUR
ruhsal
yapısı
yapısı
----------------------------------------------------------------------
Hayvanda şuur’
un konumu
Hayvanın
Hayvanın
Fiziki
ruhsal
yapısı
yapısı
ŞUUR
----------------------------------------------------------------------
Şuuru tek başına ele aldığımızda, çalışma düzeninde
onun beş bölümlük bir düzene
girdiğini görebilmekteyiz. En üstte dikkat bölümünü
sezinliyoruz. Onun da altında sırası ile alışkanlıklar bölümü,
arzular bölümü, beş duyular bölümü ve dip kısım karşımıza
çıkmaktadır. Dikkat bölümünün bu alt bölümlerle direkt
bağlantıları vardır. Şuur önce kendi dışından gelen
uyarılarla harekete geçer. Uyarı şuura iki yoldan girebilir.
Biri beş duyular kapısından, diğeri de dip kısımdan.
Bedenin beş duyular bölümünden gelen uyarılar, bu bölümde
toplandıktan sonra arzu
ve alışkanlık bölümlerinden geçip süzüldükten sonra
dikkat bölümüne ulaşırlar. Ruhsal
yapıdan gelen uyarılar ise dip kısımda toplanır.
Bunlar da beş duyular, arzu ve alışkanlık bölümlerinden süzüldükten
sonra dikkat bölümüne ulaşırlar. Her iki taraftan gelen bu
süzülmüş uyarıların dikkat bölümünde uygunlukları ölçülür.
Böyle, uygunlukları ölçülmüş bu uyarılar vaad
ettiği haz ölçüsünde şiddet bularak şuurun diğer
bölümlerine karışmış olarak aksettirilir.
Alışkanlık bölümüne gelmiş olan karışmış uyarılar
alışkanlık haline dönüşmeye başlar. Arzu bölümüne yansımış
olanlar yeni bir arzu şekline dönüşür veya uyum kurduğu diğer
arzuların gücünü arttırır. Beş duyular bölümüne yansımış
karışım ise gerekli işlem için vücudun beş duyu
organlarına gönderilir
Varsayılan Şuurun Bölümleri
DİKKAT
ALIŞKANLIKLAR
ARZULAR
Beden bağlantısı
-------- BEŞ DUYULAR
|