Benim havacılık tecrübem, buraya daha önce anılarını yazmış olanların yanında çok fazla kayda değer olmayabilir, ancak, herkesin tecrübesinin değeri ve öneminin kendi seviyesinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Okuyanların bu hususu göz önünde bulundurmaları dileğiyle bir anımı gönderiyorum. Umarım yayınlamaya değer bulursunuz. Teşekkür ederim.)

Yıl 1999. Belçika'da NATO'da görevliyim. Yurtdışından dönüşte bana yeni ufuklar açabileceğini düşündüğüm ve çocukluğumdan bu yana gönlümde yatan pilotluk mesleğine ilk adımı atmış ve PPL'imi almıştım. Toplam uçuş saatim sanırım 60 civarında idi.

Genelde birlikte uçuş yaptığım, benimle aynı seviyede olan Yunan arkadaşım Antonios ile artık meydan turu yapmaktan veya civar hava alanlarına uçmaktan sıkılmıştık. Gözümüz daha uzaklara uçmakta ve gerek irtifa, gerek VOR, NDB navigasyonu, gerekse kontrolör değişikliklerini yaşayacağımız bir uçuş yapmaktaydı. Öğrencisi olmaktan yana gurur duyduğum ve kendimi çok şanslı hissettiğim, şaka yollu kendi tanımlaması ile
"the best pilot of the world" Pierre Schoemans'a bu düşüncemizi açtık. "Tamam" dedi, "hazırlanın hafta sonu Lüxemburg'a uçuyoruz."

Hafta sonu gelmek bilmedi. Bir yandan sürekli hava güzel olsun diye dua ediyorum. Güzel olsun ki uçuş iptal olmasın. Belçika'da eninin 300 günü yağış vardır ve genelde rüzgarlıdır. Ancak, o Cumartesi sabahı kalktığımda, şans bu ya, herhalde o 300 günün en kötüsüne rastladığımızı fark ettim. Mutfak camından baktığımda önümdeki ağacın 45 derece yattığını hatırlıyorum. Zaten hiç sevemediğim Belçika'nın havasına suyuna bildiğim tüm küfürleri ettikten sonra hocamı aradım. "Pierre, burada kıyamet kopuyor" dedim "Galiba iptal etmek zorundayız."
Beni onaylamasını beklerken "hayır, ben hava raporunu aldım, öğleye doğru açacak, saat 11'de havaalanında olun" dedi ve kapattı.

Antonios ile havaalanında buluştuğumuzda hava daha da artmıştı. Biz "nasıl olsa iptal edecek" düşüncesiyle bırakın uçağı hazırlamayı, kahveleri aldık bir güzel sohbete koyulduk. Hafta sonları vızır vızır uçakların olduğu havaalanında in cin top oynuyordu.
Bir müddet sonra "uçağı niye hazırlamadınız" diyen bir sesle irkildik. Pierre gelmişti ve bize bağırıyordu. İçimden "tamam, çılgınsın ama manyak
bir katil değilsin umarım" dedim, "öldürecek misin bizi be adam?" "Ama hocam, gak, guk" derken, Pierre "biriniz uçağı çıkarsın, diğeriniz uçuş planını yapsın" dedi. Ben kafamdan "demek aynı zamanda hem öldürecek kadar katil hem de intihar edecek kadar hasta ruhluymuş"
diye düşünerek uçuş planımı yapmaya başladım.

20 dk. sonra her şey hazırdı. Rüzgarın sürati 55 kts. idi ve biz dört kişilik bir Piper Cherokee (PA-28) ile Lüxemburg'a uçacaktık. Tam bir çılgınlık. Kumandaya ben geçtim. Pierre yanımda oturuyor, Antonios ise arkada istavroz çıkarıyordu. Klerans, taxi, run-up derken pist başı yaptım. "Alle, we go" dedi her zamanki gibi Pierre. Gazı açtım, rolling yapmaya başladık. Pierre omuzumu tuttu, kulağıma eğildi ve"teker yerden kesildikten sonra çok sallanmaya başlayacağız, sakın korkma" dedi. O böyle dedi ya, hadi gel de korkmak değilse bile panik yapma.

60 kts., pull-back ve havadayız. Önümde yüksek gerilim hattı var ve minimum 350 ft.'te geçmem lazım. Gözümü dikmişim bakıyorum. 100 ft'e yaklaşırken, aman Tanrım o da ne? Uçmuyorum adeta rodeo yapıyorum. Uçağın nereye gitti, ne yaptığı belli değil.
Pierre yanımda"right rudder, left rudder, ball in the middle" diye sürekli bağırıyor. Bense, "bismilliharirrahmanirrahim, bu uçmak hiç böyle değildi bugüne kadar" diye düşünüyorum, gözlerim şaşkınlıktan pörtlemiş vaziyette. Kafam tavana vuruyor, kemer memer hikaye anlayacağınız.

Neyse, gerilim hattını geçtik çok şükür. Zaten geçmemek mümkün değil. O rüzgarda, her zaman üç kişiyle 500 fpm'i zor bulan uçak, 1000 fpm'in üstünde tırmanıyor. Prosedür gereği sağa doğru 180 derece dönüp, Charleroi VOR'a yöneleceğim de bu uçak nasıl dönecek bilmiyorum. Ben yatırıyorum, rüzgar uçağı tutup aksi tarafa yatırıyor. Abartmıyorum, bir 180 derece için en az 4-5 kez 30 derece yatış vermek zorunda kaldım sil baştan. Tırmanmaya başladım, yükselince biraz kesse bari diye dua ediyorum ama nafile. 3500'e çıktım bana mısın demiyor mübarek.
Rüzgar hala aynı şiddette.

Sırtımdan akan teri saymazsak, biraz rahatladım sayılır bir müddet sonra. Ancak kumanda eden sol kolum şimdiden kasılmaya başladı bile. Charleroi'yi geçip güneye döndüğümde yağmur bulutlarının arasında slalom yaptığımı hatırlıyorum. Pierre bir yandan "very good" falan deyip beni cesaretlendirirken, ben Belga Radar'dan Luxembur Approach'a switch oldum hoplamalar zıplamalar arasında. Hatırladığım bir diğer şey,
güneye döndükten sonra 55 kts. rüzgarı arkadan aldığımız ve kendimi F-16 pilotu gibi hissettiğim. Anlayacağınız hakikaten uçuyorduk yani.

O bölgede uçan varsa okuyanlar arasında bilir. Kuzeyden Luxemburg'a bir vadiden girersiniz ve malumunuz vadiler normal şartlarda zaten rüzgarlıdır. O gün nasıl olduğunu varın siz tahmin edin artık. Sağa sola bakıp kanatların kelebek gibi yukarı aşağı, yarım metreye yakın kanat çırptığını gördüğümde dehşete düşmüştüm. Koptu kopacaklar. Sadece ben değildim ürken, endişelenen. Kayıtlı 19.000'den fazla uçuş saati olan sevgili hocam bile uçağın dashboard'una iki eliyle yapışmış, "bak Murat, ne kadar sağlam uçak" derken, ben çoktan kafasından geçen "ben ne bok yedim de bu iki çocukla bu havada çıktım" cümlesini okumuştum bile. "Tamam" dedim "eğer bu Pierre'in gözlerinde böyle bir ifade varsa biz kesin kanat falan koparır düşeriz."

Ölmedik, bana öyle gelmiş demek ki. Demek ki gavur yapıyormuş. O uçağın kanadı kopmadı. Lüxemburg'a yaklaşmıştım. Sol kolum kumanda ile boğuşmaktan öyle bir ağrıyordu ki anlatamam. Biraz sonra yerde olacağız diye sevinirken, kule "son yaklaşmada uçak var, sola 360 yap" demez mi! Hadiiiii. İyi de bu uçak dönmüyor ki. Dakikalarca süren bir 360'dan sonra "OO-DFM, cleared to land" dedi kule. Eğer ben o
tarihlerde bilseydim, "senin ağzını yerim ben" şarkısını söyleyebilirdim o sesin sahibine.

Pisti karşıladım ama centerline'da kalabilmek için 15 dereceden fazla crab-like yaklaşıyordum. "Pierre asla izin vermez inmeme, kumandayı şimdi alır mutlaka" dedim içimden. Ama öyle olmadı. Benim sevgili, çılgın ve bir o kadar da manyak hocam almadı kumandayı. "Go ahead, you're doing well" dedi. İnanamıyordum. Önümden inen devasa 747'nin arkasından uygun mesafede teker koydum Tam bir yumuşak iniş. Nasıl yaptığımı sakın
sormayın, şahsen hiç bilmiyorum. Hatırladığım tek şey, park edip uçaktan indiğimde, Pierre'in omuzuma sertçe vurup "sen artık dünyanın her yerine uçabilirsin" dediği.

O gururu yaşayanlar bilir. O gün kazasız belasız döndük. Belçika hava sahasındaki tek çılgın trio bizdik. Ne giderken, ne dönerken bir tek başka bir muhabere duymadık havada. Daha sonra biralarımızı yudumlarken Pierre anlattı. Sabah eşi çok kızmış uçacağımızı öğrenince. "Manyak
mısın? Bu havada o iki çocuğu nasıl alıp uçacaksın?" demiş. Pierre, "onlar havayolu pilotu olmak istiyorlar, böyle bir tecrübeye ihtiyaçları var,
gitmem lazım" demiş. Deli adam.

Ertesi sabah tüm gazetelerde evlerin, arabaların üzerine yıkılan ağaç resimleri vardı ve fırtınadan bahsediyorlardı. Öğlen yemek sırasında F-16 pilotu bir albay ile yan yana idik. "Dünkü hava neydi ya öyle?" dedi. Ben de gülerek "bilmez miyim" dedim ve uçuşu anlattım. Şöyle demişti : "sen git o hocanın t....şaklarını yala oğlum. Hiç kimse o havada o kıytırık uçakla iki öğrencisini alıp çıkmaz yukarıya."

Tecrübeli bir F-16 pilotundan da bunu duyunca Pierre'in çılgınlığının boyutu ve -belki yanlış ama- bizim için kendisinin de o riski almış olması
karşısında bir kez daha şapka çıkardım.

Binlerce kez teşekkürler Pierre. O tecrübeyi bize yaşattığın, kendimize olan güvenimizi pekiştirdiğin için.

Herkese iyi uçuşlar.



Murat TÜLAY